ZİNCİR

ZİNCİR

Yoksunluktan doğan yoksulluğumuzdan kaçtık.
Öyle bir kaçıştı ki bu; kimimiz soluğu Atlas Okyanusu'nun sahillerinde, kimimiz Bavyera limanlarında aldı. El memleketlerinin madenlerinde kömür karası, inşaatlarında çimento tozu, fabrikalarının dişlilerinde yağ olduk.
Çankırı'nın ayazında kanal, Menderes Ovası'nda kazma kürek olduk.
Kaçtık buranın yarı aç yarı tok yaşamından...

Oysa nereye baksan tarla...
Dağların yamaçları, tepelerin sırtları, taşların altları tarlaydı. Küçük çayların yanındaki düzlükler çayır…
Ama sadece arpa ve çavdar ekilirdi. Çünkü başka bir şey ekilse yetişmezdi. Tıpkı insanlar gibi, o topraklar da yarı aç yarı tok, yorgun düşmüştü. İki öküzün çektiği kara sabanla ekilir, avuç avuç tutulan kör oraklarla biçilirdi.

Hayat, daha sabah olmadan öten horozun sesiyle başlar, güneş batınca biterdi. Bu yaşam tarzı, bitmeyen bir ceza döngüsüymüş gibi sürüp giderdi.

Meyve yok...
Sebze yok...
Balık yok...

Sabah kahvaltısı, kavrulmuş arpadan yapılan un çorbasıydı. Öğlen yağ, ekmek, peynir; akşam ise patates yemeği ya da lahana çorbası… Bazen de bunların başka bir çeşidi.

Yol yoktu.
Elektrik yoktu.
Okul yoktu.

Üstte yoktu, başta yoktu. Paran olsa bile yoktu. Çünkü bu insanlar tembellikten değil, yoksunluktan yoksulluk çektiler. Daha çocuk yaşta gurbete çıkıp bir daha bu köyde yaşamamak için alabildiğine uzaklara kaçtılar.

Ama nereye giderlerse gitsinler, onları bu topraklara bağlayan görünmez zincirler vardı. İstedikleri an bu zinciri çekip kaçanları geri çağıran; işte o zincir, bu topraklardı.

Comments

Popular posts from this blog

Siyasetin Gürültüsü, Hakikatin Sessizliği

SOMA(Lİ)